NASIL BIR OKUL |  

Eğitimcinin Gözünden
Bize emanet edeceğiniz yavrularınız; yaşamın özü ve kaynağı, berrak ve temiz birer su damlası, onlar bir araya gelerek önce derecik, büyüdükçe güçlü ve coşkun bir IRMAK olacak. Aktıkça güçlenecek, çevresine hayat verecek, sevincimizi ve umutlarımızı yeşertecek...

Biz ve siz, birlikte en değerli varlıklarımız çocuklarımızı yönlendirirken, o, kendi sağlıklı ve doğal akışı içinde karşılaştığı sorunları çözebilme becerisi kazanacak, yaşamda karşılaştığı engelleri aşacak, bilginin, sevincin ve özgüvenin sonsuz okyanusuna ulaşacaktır.

Sonuç olarak; Çağdaş eğitimdeki değişim, gelişim ve yenilikleri yakından izleyerek çalışan Feneryolu Irmak Anaokulu ATATÜRKÇÜ, ÇAĞDAŞ, KARARLI, ÜRETKEN, GÜVENLİ, YAŞAM BOYU ÖĞRENEN ve en önemlisi MUTLU çocuklar yetiştirmeyi hedeflemektedir.

Velinin Gözünden
Çocuğum üç yaşında. Artık ev haricinde bir ortama da alışması gerek. Nasıl olacak bu iş? Çocuğumu hangi anaokuluna vereceğim? Geçtim bilgisayar ile telefonun başına, arıyorum yuvaları…
"İyi ki internet var" diyorum içimden. her yere ulaşabiliyorum… Ama kiminin sesini beğenmiyorum, kiminin diksiyonunu. Kiminin tarzını sinirli buluyorum, kimininkini de fazla rahat. Kimisi ticaret derdinde, kimisi marka olmak peşinde. Hiç biri uymuyor bana…"Ne zor işmiş bu!" diye hayıflanırken bir yandan da "Eee anne olmak kolay mı?" diyorum.

'Feneryolu Irmak Anaokulu' yazıyor. "Aaa ben bu okulu tanıyorum" diyorum. Caddebostan'da çok güzel bir okul. Demek ki  burası da onların şubesi. Telefonu çeviriyorum.

Telefonun ucunda sakin ama çoşkulu bir ses duyunca rahatlıyorum ve soruyorum bir annenin sorabileceği soruları. Sabırla cevaplıyor ve ekliyor: -Merak etmeyin! Çocuğunuz için hayalinizde ne varsa hepsi burada mevcut.

"Hadi canım" diyorum içimden. O kadar çok hayalim var ki çocuğum için….anlatmakla bitmez. Sizin dinleyecek vaktiniz var  mı acaba benim hayallerimi?
Önce iyi bir semtte yetişecek, Şöyle güzel bir ev! Tertemiz, beyaz, bahçeli ve ferah, trafik gürültüsünden uzak, sakin, kalabalık bir ailenin yaşadığı, o kocaman kampüslerden farklı bir ev olsun.

Ama nerede, hepimiz apartman dairelerine sıkışmışız, birer küçük balkonla kendimizi teselli ediyoruz. Bahçelerde oynayarak büyüdük ama ya bizim çocuklarımız?Üstelik çalışıyorum da. Keşke annem  gibi biri çocuğumun yanında olsaydı. Bazen o kadar hissediyorum ki eksikliğini. Tecrübeli, mantıklı, sevgi dolu bir kere.Hep benden yana, doğruyu öğretiyor, küçük yanlışlarıma gülüyor büyük yanlışlarımı düzeltiyor. Eh, görmüş geçirmiş ne de olsa…

Gülüyor telefonun ucundaki Derya abla.. "İşte tam da böyle bir başöğretmenimiz var: Meral hanım. Hayalleriniz bu kadarsa aradığınız okul tam da burası .."
Daha bitmedi diyorum…teknoloji ,eğitim ve öğretimdeki yenilikler,projeler,etkinlikler sonra İngilizce de öğrensin diyorum oyunlarla ve şarkılarla…Mesela boyama yapmayı seviyor çocuğum rastgele değil de branşı resim öğretmenliği olan birinden resim yapmayı öğrenmesini istiyorum.Ya spor? Spor da cok önemli. Bahcedekı salıncakta sallanmaktan ıbaret olmamalı gun ıcındekı hareketlerı.Yaratıcı,huzurlu,sakin,dürüst,güleryüzlü olmalı öğretmenler. Genç ve güzel yüzler görsün çocuğum…

Telefondaki ses ekliyor: -Semire, Sanem, Özge, Demet , ve Meltem öğretmenleri sizden dinliyorum sanki..Ayrıca tüm öğretmenlerimiz branşlarında uzmandır Nurdan ve Nurten öğretmenle çocuğunuzun nasıl İngilizce öğrendiğini görünce şaşıracaksınız.

Saadet öğretmen çocuğunuzu küçük bir ressam gibi eğitirken buyuk ırmaktan gelen beden eğitimi öğretmenleriyle   spor yapıp eğlenecekler..Bitti mi hayaller?
Daha değil diyorum madem "Anaokulu" diyoruz anneninki kadar leziz mi yemekler,sağlıklı mı?Beslenme saatlerinde istemem öyle paketlerdeki kekleri ,kolay olsun uğraşılmasın diye çocukların eline tutuşturulan krakerleri..Ya hijyen? Her taraf temiz mi bakalım annenin evindeki gibi?

Derya abla hep gülüyor. -Reyhan abla her gün birbirinden leziz taze yemekler, beslenme saatlerinde ise ev kurabiyeleri,kekler,poğaçalar ve börekler yapar.Ekmeğimizi bile kendi pişirir.

Çocuklarımızın temiz ortamlarda sağlıklı yaşamaları için de Aynur abla her sabah hepimizden önce gelip bize kapıları açar…

Bu kadarsa hayaller gelin ve onları burada nasıl gerçekleştirdiğimizden bahsedelim. Uyguladığımız eğitim-öğretim yöntemlerini, çocukların bireysel gelişimlerini nasıl izlediğimizi, masal saatlerini, oyuncaklarıyla nasıl da keyifle oynadıklarını, müzik enstrumanlarını her ay okulumuza gelen müzisyen ablalardan nasıl keyıfle tanıyıp öğrendiklerini, okul gezilerini ve projelerimizi anlatalım…

Gelin size Feneryolu Irmaklı'nın nasıl fark yarattığını gösterelim.Ne dersiniz?
Defne Uçar   Feneryolu Irmak Velisi

Güle Güle Anne": Ekin'in Okula Alışma Hikayesi
esraercanbilgic@gmail.com

Bu yazının başlığı ilginizi çektiyse ve yazıyı okumaya karar verdiyseniz, sizin de buna benzer
bir hikayeniz vardır ya da olacaktır demektir.

Ekin ve Devrim'in annesiyim ben. Üniversitede öğretim görevlisiyim. Sizin gibi ben de iş dışındaki tüm vaktimi çocuklarımla geçiriyorum. Onların mutlu ve sağlıklı olmaları tabii ki herşeyden önce geliyor ama siz anlarsınız beni, bu kadarı yetmez gibi geliyor bana. Hep daha fazla ne yapabilirim diye soruyorum kendime. Çocuklarımın zihinlerini açabilmek, zeka gelişimlerini maksimize edebilmek ve yeteneklerini keşfedip geliştirebilmek için yoğun çaba
harcıyorum. Bunun için kızıma hamile kalmadan önce başladım okuyup öğrenmeye.

Anlayacağınız çocuklarım söz konusu ise, sizler gibi ben de hep bir telaş içindeyim. Kızım Ekin 2010 yılının Temmuz ayında doğdu, 25 aylık olduğunda, 2012 yılının Ağustos ayında kardeşi Devrim doğdu. Evde bir 'terrible two' ve de bir yenidoğanla baş etmek başlarda imkansız göründü gözüme. O yüzden Devrim
1 aylıkken, 2012 yılının Eylül ayında başladı arayışım. Öncelikli kriterim Ekin'in gideceği anaokulunun evime yürüme mesafesinde olmasıydı. Civardaki okulları gezmeye başladım. En yakındakine en son uğramaya karar vermiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Feneryolu Irmak Anaokulu ile tanışmak, tam ümidimi
kaybetmişken ilaç gibi geldi bana. Diğerlerinde olmayan ne mi vardı? Söyleyeyim: içtenlik, sadelik, esneklik ve sevgi. Bir sürü pedagojik kavramla yapay bir şekilde süslenmiş, soğuk, ruhsuz, ezberlenmiş cümleler yerine tek bir cümle kurdu Meral Hanım "eğer karar verirseniz getirin, biz burada Ekin'le birlikte oyun oynayalım". İşe buydu duymak istediğim. 2 yaşında, henüz abla olmuş kızım için başka ne isteyebilirdim ki? Tek ihtiyacı olan sahiden de buydu,
oyun oynamak. Aklımda bu cümleyle eve döndüm. Eşimle konuştuk, başlama zamanını biraz daha geciktirmeye karar verdik. Kendisini, kardeşi gelince evden gönderilmiş gibi hissetmesin diye Şubat ayını beklemeye başladık.

2013 yılının soğuk bir Şubat günü, tam benim doğum iznim yeni bitmişken, tam evdeki yardımcımızla anlaşamayıp yollarımızı ayırmışken, tam 6 aylık Devrim bronşiolit olup birlikte hastaneye yatmamız gerekmişken, yani kızımın hayatında pek çok değişiklik bir araya
gelmişken Ekin Feneryolu Irmak Anaokulu'nda oyun grubuna başladı. İlk iki hafta şaşkındık, tüm hafta boyunca girişteki koltuklarda öğlene kadar boşu boşuna oturmuştum. Ekin'in okula bu kadar kolay adapte olması ailemizde ve yakın çevremizde takdirle karşılandı. Hatta eşimle
ben biraz övünüp böbürlendik. Çocuğumuzu sosyal ortamlara sokmaya o güne kadar özen göstermiştik ne de olsa. Kızımız 1,5 yaşından itibaren Gymboree'ye, 2 yaşından itibaren İyi Cüceler Kitabevi'nin atölye çalışmalarına devam etmiş; pek çok tiyatro oyunu, bale gösterisi vs. izlemişti. Bizce bu sayede adaptasyon sorunu yaşamamıştı, oh pek sevinçliydik. Nihayet birşeyler yolunda gitmeye başlamıştı. Ta ki 3. haftanın pazartesi gününe kadar.

O sabah ne olduysa oldu, Ekin kapıdan girer girmez bana yapıştı. Ağlamalar, sınıfa girmek istememeler, beni bırakmamalar... Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Ben onu sınıfına girmesi için ikna etmeye çalıştıkça o daha çok ağlıyordu. İmdadıma Meral öğretmen yetişti.
"Hep birlikte yukarı çıkalım, ben Ekin'le başbaşa oynayayım" dedi. Önce içten içe bu teklifi geri çevirmek ve kızımı alıp eve geri götürmek istedim. Sonra bunun, o an yapılabilecek en yanlış şey olduğunu biryerlerde okuduğum geldi aklıma. "Peki" dedim, "hadi çıkalım". Yukarı çıktığımızda Ekin delirmiş gibi ağlamaya devam ediyordu. Birkaç dakika sonra, Ekin hala ağlıyorken Meral öğretmen bana dönüp "hadi siz gitmeniz gerektiğini söyleyip çıkın" dedi.

Duygularım "al çocuğunu hemen eve dön" derken, mantığım "Meral Hanım bu işi senden daha iyi biliyor, gerekseydi zaten al götür derdi, hadi çık buradan bir an önce" diyordu. Ve çıktım. Ekin'in ağlaması indiğim her basamakla birlikte daha da, daha da arttı sanki. Aşağıya inmiş olmama rağmen binadan bir türlü çıkamıyordum. Merdivenleri yeniden, defalarca çıkıp indim. Cam kapının ardından, kendimi göstermemeye çalışarak baktığım cocuğumu alıp
gitmekle, onu orada ağlarken bırakmak arasında gidip geliyordum. Nihayet ağlamasına rağmen çıkıp gitmeyi seçtim. İçim cız ediyordu, vicdan azabı çekiyordum. Yine de arabaya binip köprüye doğru gitmeye başladım. Derse yetişmem gerekiyordu.

Dedesini arayıp her an okula gitmeye hazır olmasını söyledim. 45 dakika sonra kampüse vardığımda telefonum çaldı, Meral Hanım arıyordu. "Merak etmeyin, siz çıktıktan sonra çok kısa bir süre daha ağladı, sonra oyuna daldı ama yine de Ekin'i bugün fazla yormayalım, biraz daha erken alın onu" dedi. Dedesi o gün yemek saatinden önce alıp eve getirdi kızımı. Ertesi gün kriz yaşanmadan geçti, çarşamba günü pazartesi günkü kadar olmasa da yeni bir
ağlama dalgası başladı. Meral Hanım Ekin'e benim kolumdaki saatin akrebini gösterdi, "Bak Ekinciğim" dedi' "annenin kolundaki saatin akrebi 12'nin üstüne gelince deden seni almaya gelecek. Hadi annene güle güle de". Sanırım sihirli bir cümleydi bu. Ekin birden durdu, ağlamayı kesti, yüzüme dikkatlice bakıp gülümseyerek "Güle güleee" dedi ve arkasını dönüp sınıfına girdi. Kelimenin tam anlamıyla afallamıştım. Yeniden ağlarsa diye bir süre daha bekledim, Demet öğretmen gelip "herşey yolunda" diyene kadar. İzleyen birkaç günde huysuzluklar olmadı değil. Ekin ne zaman bacağıma yapışıp "gitme anne" diyecek olsa, ona dedesinin onu almaya geleceği saati gösterip bana "güle güle" demesini istedim. Hakikaten de sorun çıkmadı. Sonunda olmuştu. Ekin okula alışmıştı.

Şimdi düşünüyorum da Ekin'in okula alışma hikayesi aslında benim de annelik hikayem. Bu hikayenin en kritik anı benim o an, o merdivenlerden inip okuldan çıkma kararını verdiğim an. Kararlı olmak, geri çekilip öğretmene güvenmek ve çocuğu olduğu kadar anneyi de öğretmenin yönlendirmesini beklemek gerçekten de alışma sürecinin kolaylaşıp kısalmasındaki altın kurallarmış. Bu kuralların geçerliliğini okuyarak değil, yaşayarak öğrendim.

Sonra ne mi oldu? Sadece oyun oynamak için okula başlayan Ekin, okuldaki ilk ayını daha doldurmadan, tuvalet alışkanlığı olmasına rağmen bir türlü bırakamadığı bezini artık çöpe atmamızı istedi. Yemeklerini kendi kendine yemeye başladı. El ve dil becerileri gelişti. Yeni oyunlar, şarkılar öğrendi; arkadaşlar edindi. Anneannesiyle dedesi yazlığa gidip de öğlen okuldan alma problemi doğunca Haziran ayında yarım gün yerine tam gün okulda kaldı ve
hiç adaptasyon problemi yaşamadı. Yaz tatilinde sahildeki çocuklarla çok kolay arkadaşlık kurup onlara "Hoplayalım Zıplayalım" ve "Üç Yeşil Şişe" oynattı. Ağustosun ortasından itibaren "okulumu özledim, öğretmenlerimi özledim" demeye ve "tatil ne zaman bitecek?" diye sormaya başladı. Nihayet beklenen Eylül ayı geldi. Ekin okuluna döndüğü o sıcak Eylül sabahında, yine bir pazartesi günü, bana gülümseyerek bakıp "güle güle anneee" dedi...




Copyright © 2013 Gençlik Hizmet Vakfı / Feneryolu Irmak Anaokulu Tarafından Her Hakkı Saklıdır.